Ataol Behramoğlu, Türk edebiyatının önemli şairlerinden biridir. Şiirlerinde yalın dil ve derin felsefi sorgulamalarla bilinir. “Ben Ölürsem Akşamüstü Ölürüm” adlı şiiri, Behramoğlu’nun insan varoluşuna ve melankoliye dair incelikli görüşlerini yansıtır.
Bu şiirde, şairin kendi varlığı üzerine düşüncelerini ve ölümün getirdiği hüzün dolu süreçleri gözler önüne serer.
Ataol Behramoğlu şiirleri, toplumsal ve bireysel konuları ustalıkla birleştirirken, çoğu kez derin bir hüzün ve çok boyutlu bir anlam yükü taşır. Şiirlerini okurken, okuyucu adeta bir yazarın zihin dünyasında yolculuğa çıkar. “Ben Ölürsem Akşamüstü Ölürüm” şiiri de bu yolculuğun derin bir örneğidir.
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Şehre simsiyah bir kar yağar
Yollar kalbimle örtülür
Parmaklarımın arasından
Gecenin geldiğini görürüm
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Çocuklar sinemaya gider
Yüzümü bir çiçeğe gömüp
Ağlamak gibi isterim
Derinden bir tren geçer
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Alıp başımı gitmek isterim
Bir akşam bir kente girerim
Kayısı ağaçları arasından
Gidip denize bakarım
Bir tiyatro seyrederim
Ben ölürsem akşamüstü ölürüm
Uzaktan bir bulut geçer
Karanlık bir çocukluk bulutu
Gerçeküstücü bir ressam
Dünyayı değiştirmeye başlar
Kuş sesleri, haykırışlar
Denizin ve kırların
Rengi birbirine karışır
Sana bir şiir getiririm
Sözler rüyamdan fışkırır
Dünya bölümlere ayrılır
Birinde bir pazar sabahı
Birinde bir gökyüzü
Birinde sararmış yapraklar
Birinde bir adam
Her şeye yeniden başlar
Ataol Behramoğlu
“Ben Ölürsem Akşamüstü Ölürüm”, Behramoğlu’nun ölümün sırrına dair hüzün dolu ve şiirsel bir anlatımla yazılmış bir yapıttır. Bu şiirde, şairin ölümü belli bir zaman dilimiyle -akşamüstü- tanımlaması, zamanın melankolik ve dingin anının öne çıkarılmasını sağlar.
Akşamüstü, günün bitimi ve geceye geçişin habercisi olan bu zaman dilimi, metaforik olarak hayatın sona erişini ve yeni bir bilinmeze geçişi simgeler.
Behramoğlu’nun dili sade ama derindir. Şiirin ilk kıtasında, şair kendi ölümünün şehre nasıl bir etki bıraktığını hayal ederken, ‘simsiyah bir kar’ imgesiyle ölümün soğuk ve çarpıcı etkisini yansıtır.
Bu imge, hayatın ve ölümün birbirine zıt, ama bir o kadar da birbirini tamamlayan iki yüzünü temsil eder.
Şiirde ayrıca, insanın ölüm karşısındaki kırılganlığı ve bu gerçeğin kabullenilişi, şairin akşamüstü zamanını tercih etmesiyle paraleldir. Akşamüstü, ne gündüzün tam aydınlığı
ne de gece karanlığının derinliği arasında kalan bir zaman dilimidir; ne tam bir başlangıçtır ne de bitiş. Bu belirsizlik, hayatın ve ölümün de sınırlarının net olmaması gibi, insanın varoluşunu anlamlandırma çabasında bir boşluk yaratır.
Behramoğlu’nun şiirindeki bu geçiş dönemi, insanın yaşamı boyunca karşılaştığı belirsizlikleri ve karmaşayı simgeler.
Şiirin ilerleyen bölümlerinde, şairin ölümünün ardından hayatta kalanların yaşantısına dair izlenimler de yer alır. Çocukların sinemaya gitmesi, yüzünü bir çiçeğe gömmek gibi duygusal bir çöküş yaşamak istemesi ve derinden geçen bir trenin varlığı, ölümün ardından geride bırakılan hayatın sürekliliğini, ama aynı zamanda kişinin kaybolan varlığının ardında bıraktığı boşluğu da dile getirir.
Sinema, bir süreliğine gerçeklikten kaçışın, masalsı bir dünya ile yüzleşmenin simgesidir; tıpkı ölümle yüzleşmek isteyen bir insanın, dünyadan ve hayatın gerçeklerinden kaçma arzusunu yansıtması gibi.
Bir başka dikkat çeken tema ise, şairin ölümünden sonra bir yerlere gitme arzusudur. “Alıp başımı gitmek isterim” diyerek, kendisini bir yere ait hissetmeme, varoluşunun anlamını arama ve kişisel bir kaçış ihtiyacını vurgular.
Kayısı ağaçları, deniz, tiyatro; tüm bunlar yaşamın çeşitli renklerini ve katmanlarını, insanın ölümle yüzleşirken yaşadığı duygusal dalgalanmaları sembolize eder.
Kayısı ağaçları, taze başlangıçları, deniz ise sonsuzluğu ve bilinmezliği çağrıştırır. Tiyatro ise hayatın bir oyun olduğunu, herkesin kendi rolünü oynadığı bir evrende ölümün sadece bir perde olduğunu hatırlatır.
Şiirin son bölümünde, “gerçeküstücü bir ressam”ın dünyayı değiştirmeye başlaması ve kuş seslerinin, haykırışların, denizin ve kırların renklerinin birbirine karışması, sanatın ve yaratıcı gücün ölüm karşısında bile varlığını sürdürdüğünü anlatır.
Bu yaratıcı güç, bir ressamın dünyayı yeniden şekillendirmesi gibi, şairin de ölümle birlikte yeni anlamlar üreterek hayatı ve insanı yeniden anlamlandırma çabasını simgeler.
Son olarak, şairin ölümünden sonra geri bıraktığı bir şiirle, sözlerin rüyadan fışkırması, insanın her şeye yeniden başlaması gibi bir anlam taşıyan bölüm, varoluşun sürekli bir dönüşümde olduğunu gösterir.
Ölüm, aslında bir son değil, bir yenilenmenin, bir yeniden başlangıcın simgesidir. Behramoğlu’nun bu şiirinde ölüm, hem bir son hem de bir başlangıç olarak yer alır; ve insanın hayatı, ölümüyle dahi devam eder.
“Ben Ölürsem Akşamüstü Ölürüm”, Ataol Behramoğlu‘nun derin düşüncelerini, hayatın anlamını, ölümün belirsizliğini ve varoluşun kırılganlığını yansıttığı etkileyici bir şiirdir.
Şairin sade ama derin dili, okuyucuyu bir yandan hayatın gerçekliğiyle yüzleştirirken, diğer yandan ölümün ötesindeki belirsiz ve mistik dünyaya doğru bir yolculuğa çıkarır. Bu şiir, ölümün bir bitiş değil, aslında sürekli bir dönüşümün, başlangıcın ve arayışın parçası olduğunu vurgular.
Diğer yazılarımıza da göz atabilirsiniz…
Yaşamaya Dair | Nazım Hikmet | 2024
Güzel Günler Göreceğiz Şiiri | Nazım Hikmet
Memleket Hasreti | Nazım Hikmet | 2024
Aydınlık Neyin Oluyor Senin | Attila İlhan | 2024
Yağmur Kaçağı | Attila İlhan | 2024
Attila İlhan | Yalnızlığı Denemek | 2024
Sana Ne Yaptılar | Attila İlhan | 2024
Böyle Bir Sevmek | Attila İlhan | 2024
Attila İlhan | Sisler Bulvarı | 2024
Yerçekimli Karanfil | Edip Cansever | 2024
İçinden Doğru Sevdim Seni | Edip Cansever | 2024
Masada Masaymış Ha | Edip Cansever | 2024
Mendilimde Kan Sesleri | Edip Cansever | 2024
Edip Cansever | Sona Kalsa | 2024
Gizli Sevdanın İzleri | Behçet Necatigil | 2024
Solgun Bir Gül Dokununca | Behçet Necatigil | 2024
Eskisi Gibi | Sabahattin Ali | 2024
Sabahattin Ali | Çocuklar Gibi | 2024
Yaz Bitti | Murathan Mungan | 2024
Murathan Mungan Ayaküstü Yaşanmış Ölümsüz Aşk Hikayeleri 2024